Darkwood Zirvesi

Albay’ın kızı Suzi, Kulver Kalesi’nin avlusuna bakan lojmanın önüne gerilmiş iplere yıkanmış çarşafları asıyordu. Ahıra doğru yürüyen Tommiks’i görünce seslendi:

-“Hey Tom!.. Nereye böyle?”

Tommiks, genç kızın yanına geldi.

-“Darkwood Zirvesi’ne katılmamız için bu yıl Albay Brown bizi görevlendirdi. Oraya gidiyorum.”

-“Doktor ile Konyakçı neredeler?”

-“İkisi Ontario Gölü’ne gitmişlerdi. Kaptan Ginşo onları deniz yolundan getirecek.”

Suzi, Ginşo’nun kanca elinin hikayesini duymuştu, ama hiç karşılaşmamıştı. Böylesi bir adamın düşman yerine dost olması içini rahatlatıyordu.

“Yolun açık olsun” dedi ve genç yüzbaşının yanağına bir öpücük kondurdu. Tommiks utancından kıpkırmızı kesildi ve olabildiğince hızlı oradan uzaklaştı.

tunç şanad foto 1Tommiks yolda bir kanyondan geçerken tepede bir grup Kızılderili’nin kendisini izlediğini fark etti. Bir eli dizgindeyken öbürü ile silahının kabzasını okşadı. İleriden kendisine doğru dört atlının geldiğini gördü. Yaklaştıklarında öndekinin Teks Willer olduğunu anladı. Demek ki tepe üzerindekiler Novajo Kabilesi’ndendi. İçi rahatladı ve Kızılderililer’e uzaktan el salladı. Onların arasındaki adıyla “Gece Kartalı”, yani Tom’un da dostu Teks selam vererek seslendi:

“Yoldan alacağımız arkadaşlarımız var, acele edelim. Mandrake, Abdullah ve Narda nehir kıyısında bizi bekleyeceklerdi. Xanadu’dan gelene kadar zaten epey yorulmuşlardır; daha fazla bekletmeyelim.”

Teks’in oğlu Kit Willer, yakın dostları Kit Carson ve Kızılderili Tiger Jack, onların ardından atlarını mahmuzladılar.

Teks bağırdı: “Vamos!”

Kasabaya girdiklerinde güneş ufka yaklaşmış, gölgeler uzamıştı. Kapısının üzerinde büyük harflerle “Saloon” yazan ahşap yapının önünde durup, atlarını yalakların önüne bağladılar. Saloon yazısının altında daha küçük harflerle “Bill’in Yeri” ibaresi okunuyordu. Kementi ile yıllarca sayısız suçluyu yakalayıp doğru yola yöneltmeye çalışmış Pekos Bill artık kendini emekliye ayırmış ve bu barı işletmeye başlamıştı. Yukarıdaki dokuz oda da konaklama ihtiyacını karşılıyordu. Darkwood Zirvesi’nin başladığı ilk yıllardan beri kasabaya bir çok otel yapılmıştı, ama Pekos’un odaları nostaljik bir keyif veriyordu. “Vahşi Batının Ölümsüz Kahramanı” olarak anıldığı zamanları gençler değilse bile zirvenin delegeleri unutmamıştı.

Kasabanın diğer ucundan yaklaşmakta olan bir kovboyun yanındaki köpek nereye doğru gideceğini bilemezmiş gibi bir o yana bir bu yana seğirterek geliyordu. Red Kit, mırıldanmakta olduğu şarkı gibi gerçekten evinden uzak bir yere gelmişti. Bardan içeri girmeden önce o da atını kapının diğer yanındaki yalağa bağladı. Tommiks’in atı Napolyon, Düldül’ü görünce sevindi:

-“Hoşgeldin, hayli yorgun görünüyorsun…”

Düldül burnundan soludu: “Uzaklık bir yana, kaybolmaması için yol boyunca dikkatimi şu aptal köpeğe vermek yıpratıcı doğrusu…”

ret kit dül dül rintin tin tunç şanad bodrum gündem yazılarıRintintin, konuşulanları anlamaya çalıştı: “Şu atlar bana bakarak konuşuyorlar. Beni övdükleri açık. Acaba benim bara girmemin daha doğru olduğunu mu söylüyorlar?.. Şu iyi adamı takip etmeliyim.”

Aynı esnada limana Avrupa’dan gelen bir gemi yanaşıyordu. Uçta manzarayı seyretmekte olan kısa boylu adamın belinde küçük bir iksir şişesi asılıydı. Biraz ardındaki Oburiks’in ise böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. Çünkü; o küçük bir çocukken Büyüfiks”in yaptığı “Deve Gücü Tazı Hızı Şerbeti” kazanına düşmüştü. Galya’nın reisi Toptoriks, Asteriks ile arkadaşını gönderirken, Kakafoniks zirvenin sanatsal bir etkinliği olması gerektiğini söyleyerek ekibe katılmak istediyse de, bir ağacın dalına bağlanmış ve ağzı da sıkıca kapatılarak konu halledilmişti.

kızılmaske tunç şanad bodrum gündem yazılarıGemiden karaya uzanan ahşap rampa üzerinde atının yularını tutarak inmekte olan adamın pardesüsünün kalkık yakaları ve taktığı şapka yüzünü karanlıkta bırakıyordu. Kit Walker, sabah zirve başlarken mecburen Kızılmaske kıyafetini giyecekti. Atı Kahraman’ı biraz yana çekerek Diana Palmer’a yol verdi. İkizleri, Bengali’de Pigme dostlarına emanet etmişlerdi. Kafatası Mağarası’nın girişini de kurt köpeği Şeytan korumaktaydı. Ona “Ölümsüz Ruh” adını veren yerliler, adalete ihtiyacı olanlara “Sadece ormanda Phantom diye seslenin; o sizi bulur” derlerdi.

Sam Boyle, barın çarpma menteşeli iki kapısının üzerinden içeri baktı, masalardan yükselen sigara ve puro dumanı görüşü zorlaştırıyordu. İçerisinin kendine has kızıl bir loşluğu vardı. Silver lakaplı oğlu Jack Boyle, yakın dostları Kızıltüy ve Long Rifle ardından bara girdiler. Sam de tıpkı Kit Walker gibi sabah “Kinova” maskesini takarak zirveye katılacaktı.

zagor ve çiko tunç şanad bodrum gündem dergiKasabanın bir yanında başlayan Darkwood Ormanı’nın içinden iki kişi yürüyerek çıktılar. Baltalı İlah Zagor Tenay, zirveye gelmeden önce Abenaki Kabilesi’nin bilgeleri ile bir toplantı yapmış ve masaya getireceği konuları danışmıştı. Yaşadıkları yer çok yakın olmasına rağmen bu gece barda tüm delegelerle birkaç saat geçirmek ve hasret gidermek istemişlerdi. Yanındaki kısa boylu şişman arkadaşı, gündüzden gelerek akreditasyonlarını yaptırmıştı. Yaka kartına adını tam olarak “Cico Felipe Cayetone Lopez Martinez ve Gonzales” olarak yazamadıklarına çok üzülmüş, sadece “Çiko” ile yetinmek zorunda kalmıştı.

Ginşo’nun gemisi limana girerken Konyakçı ile Doktor Salasso dışında önemli başka delegeleri de taşıyordu. Kaptan Swing ve yakın arkadaşları Mister Blöf ile Gamlı Baykuş, Ontario Kurtları’nı temsilen gelmişlerdi.

Çiko, bardaki bir masaya oturmuş ve önüne dizdiği çeşitli türden köfte tabaklarına iştahla girişmiş olan Tonton’u görünce o yana yöneldi. Cebindeki parasıyla sandviç ekmeği arasına tek bir köfte alabilmişti. Aşçı ricasını kırmayıp, ekmekleri kapamadan önce ızgaradan çıkan dumanı ortasından geçirmişti. Çiko, Tonton’un köftelerinden birkaç tanesini onunla paylaşacağı ümidiyle selam verip, karşısına oturdu.

Biraz ötedeki masada Profesör Oklitus ile Profesör Turnösol, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir denizaltının projesi hakkında derin bir sohbete girişmişlerdi. Oklitus, Turnösol’un çoğu söyleneni duymadığının farkındaydı, ama bunu kendisine söylese, sağır olduğunu inkar ederek sinirleneceğini bildiğinden susuyordu.

Tıpkı onlar gibi; ikiz olmadıkları halde birbirlerine benzemeye çalışan dedektifler Dupont ve Dupond, kılık değiştirme üzerine Tom Braks’dan bilgi alıyorlardı. Dupont “Bütün bunları yanınızda taşıdığınız balmumu ile yapabilmeniz çok enteresan” dedi. Dupond da “Çok enteresan yanınızda taşıdığınız balmumu ile bütün bunları yapabilmeniz” diye onayladı.

Bir kolunu bara dayamış ve etrafta olan bitene kayıtsızca bakan Kalamity Jane’in yanına Baron yaklaştı. Niyeti iltifat etmekti; ama Kaptan Archibald Haddock daha atik davrandı: “Jane” dedi “Sizi bir gün Belçika’daki Mulinsar Şatosu’na davet etmek isterim. Çiğnediğiniz tütünün çok daha iyilerinden yapılmış purolarımı ve yanında Loch Lomondmarka viskilerimi tatmalısınız.”

tunç şanad foto 5Tenten, zirveyi izlemek için bir gazeteci olarak Brüksel’den gelmişti. Güvenlik konuları ağır basıyordu. Tommiks, Binbir Surat’ın ortalığa nifak tohumları ekmesinden ve Rangerlar’ın içine sızmış olabileceğinden; Çelik Blek ve Kaptan Swing, Kırmızı Urbalar’ın silahlı zorbalıklarından; Red Kit, Daltonlar’dan; Sihirbaz Mandrake, ikizi Derek ile kötü ruhlu kadın Aleena’nın işbirliğinden; Asterix, Romalılar’ın emperyalist tutumundan; Teks Willer, Kara Büyücü Mefisto’nun oğlu Yama’yı da yanına alarak Maestro ve Kara Kaplan ile illegal bir yapılanmaya gitmesinden şikayetçiydi.

Rodi, Gamlı Baykuş’un belalısı Puik, Tenten’in köpeği Fındık, ve Galya’dan gelen İdefiks ile salonun kuytu bir köşesinde oynarken yangını ilk fark eden oldu:

“Yangın var!.. Yangın var!”

Tonton, tabağından başını kaldırıp “Hay bin kokuşmuş köfte” dedi telaşla… Avukat Konoli’nin aklına İngilizler’in zirveyi sabote etmeye kalkıştıkları düştü. Kinova’nın atı Bingo, yalaktan su içen diğerlerini uyardı: “İçeriden bir duman geliyor, bu purolarınkinden farklı…”

asterix oburix idefix tunç şnada bodrum gündemOburiks, yemekte olduğu üçüncü domuzu bir kenara itip, yangını söndürmeye çalışanlara yardıma gitti. Gamlı Baykuş “Ulu büyük dedem derdi ki…” diye bir cümleye başlamıştı ki, yangın barın diğer köşelerini sarmaya başladı. Vahşi batının sakinleri böyle durumlarda son anda da olsa süvarilerin yetişmesine alışıklardı. Ama bu kez durum öyle değildi; yangın hızla yayılıyor ve büyüyordu. Barın arkasındaki içki şişelerinin patlaması, giysilerine sıçrayan delegelerin de yanmaya başlamasına neden oluyordu. Bunca kahraman çaresiz kalmışlardı. Alevler yukarıdaki odalara kadar ulaşmıştı. İçindeki herkesle birlikte tüm yapı yanıyordu. Kimsenin kurtulmasına olanak kalmamıştı.

Babam, evin salonundaki sobanın üst kapağını açmış, tüm çizgi romanlarımı birer ikişer içine atıyor, diğer elindeki maşayla aşağılara itekleyerek yenilerine yer açıyor ve siyah beyaz sayfalar bir bir kıvrılarak kül haline geliyordu.

“Ben sana ders çalış, bunları okuyup oyalanma diye her zaman demiyor muyum?..  Sen bu kafayla adam olmazsın. Bir daha görürsem onları da yakacağım. Sen hele karnende bir kırık ders getir de bak!”

Annem çaresiz bir köşeden üzüntülü bir ifadeyle olan biteni seyrediyordu. Benim ise “arkadaşlarım”ın yanışı karşısında küçük yüreğim nefesimi kesercesine burkuluyordu.

Oysa daha ilkokula gitmeden onların sayesinde okuma yazma öğrenmiştim. Onları okuyarak hayalim genişlemiş, adalet duygum gelişmiş, siyahın ardından daima bir beyazın geleceğine dair inancım oluşmuş, her ne konuda olursa olsun ümidimi hiçbir zaman kaybetmemem gerektiğini bilmiştim.

Rahmetli babacığım ve rahmetli anneciğim; huzur içinde uyuyun, bu sadece bir hikaye… Unutmadan… Torununuz üniversiteyi bitireli birkaç yıl oldu. Kitaplığımızda hep resimli romanlar vardı ve kızım tüm öğrenim hayatı boyunca onları okumanın zevkini çıkardı.

Paylaşım için teşekkür ederiz.