Bir Varmış Bir Yokmuş

Tunç Şanad

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam düştü beşikten, babam yuvarlandı eşikten. Biri kaptı maşayı, döndüm dört köşeyi. “Orada ne var?” dediler; bir köy kurmuş insancıklar. Siz deyin Bodrum’a yakın, ben diyeyim uzak mı uzak. Köyün bir ağası varmış, elini veren kolunu alamamış. Ağa, gülünü verene diken, selini verene damla vermiş; kovan kovan balını verene “Daha nerede?” demiş. Talkım vermiş ele, salkımı almış ele; ilk lokmalarını aşırmış, son lokmayı bile bırakmayıp kaçırmış.

Masal bu ya…

Yahya Ağa, kâhyasının genç oğlu Adem için Leyla’yı almayı kafasına koymuş. Kız, güzeller güzeli, bir bakanın gözünü alamadığı, köydeki her erkeğin başını döndüren bir afet… Babası, kız daha anasının karnındayken ölüp gitmiş. Ancak ana-kız el ele, omuz omuza vererek hayata direnmişler; her zorluğa göğüs gerip çalışmışlar, hiç kimseye muhtaç olmadan geçinip gitmişler, dimdik ayakta kalmışlar.

Ağa kızın anasına haber salmış, adettendir gelip istesinler de düğünleri yapılsın diye. Leyla, görücüler gelmeden önce Adem ile konuşmaya karar vermiş. Ortalık ayağa kalkmış; görüşüp de ne olacakmış, ağanın buyruğu varmış ya işte! Dinler mi Leyla? Adem’i yanında tek bir elma ağacı bulunan büyük kayanın oraya çağırmış. Delikanlı haberi alınca şaşırmış, ama ağanın kendisini bu kızla baş-göz etmeye karar verdiğini bildiği için, onun emri sanıp, gitmiş.

Adem büyük kayanın dibine geldiğinde, Leyla uzaktan görünmüş. Kız yaklaştıkça çekiciliği karşısında oğlanın omuzları düşmüş, yanına geldiğinde ise gözleri sadece ayak uçlarına bakabiliyormuş. Doğrusu, hem kâhya babası hem de kendisi yıllardır ağanın karşısında boyunları eğik, hep sert emirler ve azarlamalar duyduklarından delikanlının huyu suyu da böyle oluşmuş. Leyla, “Kaldır başını da yüzüme bak Adem. Benimle kendi rızanla evlenmek istediğini gözlerinde görebileyim.” demiş. Adem, yavaş yavaş başını kaldırmış, ürkek ürkek kızın gözlerine bakmış.

Leyla, gözünü adamın gözünden ayırmadan demiş ki: “Bakışlarından kararlılığını anlayamıyorum. Beni istediğini ailene sen mi söyledin?”

“Haşa! Buyruk ağamındır. Gerçi köyde kime sorsan senin kocan olmaya can atar. Gel gör ki, Yahya Ağa seni bana bağışlamış.”

Kız celallenmiş: “Ben ağanın malı mıyım ki, beni birine bağışlayabilsin?”

“Hepimiz onun kulu değil miyiz? Sen, ağanın, atanın, kocanın sözünden çıkar mısın?”

Leyla daha da sinirlenmiş: “Evlensek meselâ, ben hiç senin sözünden çıkmadan, ne dersen kabulleneceğim, sözünün üzerine söz söylemeyeceğim, öyle mi?”

“Doğanın kanunu böyle değil mi? Kadın, erkeğin isteklerine ne zaman karşı gelmiş? Biz ceddimizden böyle öğrendik.”

“Sen ne söylersen, ne yaparsan razı olup, hep alttan alacağım öyle mi? Hayır! Eşitliğimizi kabul etmezsen bu iş olmaz!”

Leyla, sözünü bitirince arkasını dönüp hızla tepeden inmeye başlamış. Adem, durduğu yerden seslendiyse de hiç duraksamamış. Kadına dönmesini emreden sesinin kararlılığını duyurduğunda olduğu yerde çakılacağına, o andan itibaren her istediğini yapacağına öylesine eminmiş ki erkek. Gelenek böyle değil mi? Ama öyle olmamış…

Sonunda Leyla’nın Adem’in kadını olmak istemediği Yahya Ağa’nın kulağına gitmiş. Çevresindekiler onu hiç bu kadar öfkeli görmemişler. Eskiyi hatırlayan kimileri aslında ağanın bu kadar kızgın olmasını, zamanında kâhyanın karısı ile olan ilişkisine bağlıyorlarmış. Kâhya farkında değilmiş ama, Adem’in ağanın oğlu olduğu yıllardır kulaktan kulağa fısıldanıyormuş.

Köyün diğer hanelerinden kadınlı erkekli insanlar geliyor, Leyla’nın bu kararından dönmesi için hem kızı hem de anasını ikna etmeye çalışıyorlarmış. Aslında neredeyse tamamı, ağa tarafından, “Halledin şu işi, yoksa kötü olacağını bilsinler. Rızaları olmazsa zorla!” diyerek gönderilmişler. Artan baskılar dayanılmaz hale gelince, bir gün Leyla bohçasını hazırlayıp anasıyla vedalaşmış. Gizlice yola çıktıysa da, birkaç saat sonra tüm köyde kaçtığı duyulmuş. Ağa vakit kaybeder mi? Derhal, silah kuşanmış üç atlıyı Leyla’nın peşinden yollamış.

Kız, az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; gün batarken bir de bakmış ki Akyaka’ya ulaşmış. Ağanın adamlarının peşinde olduğunu tahmin ediyormuş. Gece, Kadın Azmağı’nın kenarındaki sazlıkların arasında saklanmış. Biraz karnını doyurup, uyumaya çalışmış.

Akyaka’ya kadar gelip Leyla’yı bulamayan üç atlı ertesi gün başka yollara saparken, kız Dalyan’ın yolunu tutmuş. Şimdilik kendisini arayan kimsenin aklına gelmese de, önünde sonunda oraya da ulaşacaklarından kuşkusu yokmuş. Günü geldiğinde sığınacak birilerini şimdiden bulup, hazırlıklı olmak en doğrusu diye düşünmüş. Tesadüf bu ya! Bir zamanlar ağanın zulmüne isyan ederek köyü terk eden ve Dalyan’a yerleşen Şeyyat ile karşılaşmış. Adam görür görmez kızın cazibesine kapılmış ve kısa zamanda evlenmişler.

Silahlı adamlarının dikkat çektiğini anlayan Yahya Ağa, bu kez dört bir yana kendisine bilgi getirenin ödüllendirileceğini yaymış. Sonunda, Leyla’nın Dalyan’da yaşadığı ve Şeyyat ile evlendiği haberini vermişler. Artık onu Adem’e almayı hiç düşünemezmiş. Ama kendisini atlatan ve düşmanıyla evlenen bu kadını affetmeye de niyeti yokmuş. Leyla’ya bir haber göndermiş: Şeyyat’dan olan her çocuğunu öldürtecekmiş. Leyla’nın da geri çekilmeye niyeti yokmuş; onun da yanıtı sert olmuş: O da, ağanın buyruğu altında olan ailelerin erkek çocuklarını doğduktan sonra sekiz gün, kız çocuklarını ise yirmi gün içinde öldürecekmiş.

Bu arada

Adem hayal kırıklığı içinde kıvranıyormuş. Kötü rüyalarla geçen bir gecenin sabahında göğsünün alt tarafında bir garip ağrı ile uyanmış. Daha ağzına bir şey atmasına fırsat kalmadan babası ağanın onu çağırdığını söylemiş. Adem kaburgalarındaki acıyı hemen unutup koşturmuş. Konağa vardığında Yahya Ağa’nın yanında genç bir kız görmüş. Leyla kadar güzel değilmiş, ama uysallığı ilk bakışta belli oluyor ve erkeğe huzur hissi veriyormuş. Ağa, adı Nisa olan bu kızı uzak bir diyardan kendisiyle evlendirmek için getirdiğini söylemiş. Öyle de olmuş… Nisa, tam Adem’in istediği gibi, onun sözünden çıkmayan, hizmette kusur etmeyen, erkeğinin her türlü ihtiyacına koşan bir yardımcısı olmuş artık.

Gel zaman git zaman Adem’in aslında Yahya’nın oğlu olduğu söylentisi o kadar yayılmış ki, ağa bundan ziyadesiyle rahatsız olmaya başlamış. Bir bahane yaratıp Adem’i köyden kovmuş; göz önünde olmayınca konunun külleneceğini düşünmüş. Gönderilirken eline verilen üç kuruşla büyük şehre gelen Adem, bir kenar mahalleye yerleşebilmiş. Erkeğinin sağlayabildiği her koşula sorgusuz sualsiz razı olan Nisa, bu kırık dökük evde hayatı biraz olsun yaşanabilir hale getirmek için çabalamış durmuş. Ama, evin reisinin getirebildiği para ne tencerenin kaynamasına, ne sobanın yanmasına, ne de üste başa yetiyormuş. Bakmışlar ki, bu viran mahallede kadınlar da işe gidiyor. Komşusunun önayak olmasıyla birkaç kilometre ötedeki dokuma fabrikasında çalışmaya başlamış Nisa. Çalışma koşulları ağır, iş saatleri uzun, ücretler düşükmüş. Fabrikada her geçen gün bu durumlar tahammül sınırlarını zorluyormuş. “Daha iyi koşullarda çalışmak, on saatlik iş günü, eşit işe eşit ücret!” gibi isteklerle greve gidilmiş. Adem de, Nisa da “grev” sözcüğünü hayatlarında ilk olarak duymuşlar. Bir gün fabrikada şüpheli bir yangın çıkmış. Binanın demir kapısından çıkıp kurtu

lmak isteyen kadın işçiler kilitli kapıyı ne kadar zorlasalar da, alevler çaresiz bedenlerine acımasızca yetişmiş. O gün, içinde Nisa’nın da bulunduğu 129 kadın işçi yanarak ölmüş. Alevlerin içinden rüzgârla savrulan takvim yaprağı 8 Mart’ı gösteriyormuş.

Leyla’nın yeni doğmuş çocukları öldüreceği tehdidi kulaktan kulağa yayılan köyde ise; kadınlar loğusaları yalnız bırakmamaya özen gösterir, evde bebek olduğu anlaşılmasın diye hava kararmadan önce çamaşır ipindeki çocuk giysilerini toplar, anneler bebeklerinin başında, Leyla’yı uzak tutacağına inandıkları ninniler söyler dururlarmış. Zaman içinde bu adetler birçok yere yayılmış. Uzun yıllar sonra bile memleketin çoğu yerinde loğusalar yalnız bırakılmaz ve gün batmadan önce ipteki çocuk giysileri toplanırken, bunların neye yaradığı unutulmuş. Büyüklerinden gördükleri için öyle yapılmış, ninnilerin (lullaby) çocukları uyutmak için söylendiği zannedilmiş.

Onlar erememiş muradına, biz nasıl çıkalım kerevetine? Gökten üç elma düşmüş; biri Lilith’in (Leyla) eline. O da ağaca sarılı yılana vermiş. Yılan elmayı Havva’ya (Nisa) uzatmış. Kadın, Adem’e de sunmuş. Birlikte ısırdıklarında o günden itibaren gözleri açılmış.

İkincisi Newton’ın kafasına… Buna rağmen hâlâ ayakları yere basmayan insanlarla doluymuş dünya.

Üçüncüsü masalcının masasına… Neyse ki uzun yıllardır simyacı dostları varmış. Onlardan basit madenleri altına çevirmeyi henüz öğrenemediyse de, üçüncü elmayı ayvaya dönüştürebilmiş. Bir kaşıkla lokmalara bölüp, tabağa yaymış. Üzerine limon sıkmış ve iki çay kaşığı da kahve serpmiş. Yanına içkisini hazırlamış. Birazdan hikayesini bitirip, kadehini kaldıracak ve şöyle diyecekmiş:

“Rengi ne olursa olsun, hayata renk katan tüm kadınların şerefine!”

Paylaşım için teşekkür ederiz.