Herşeye Rağmen Hayata “Evet” Demek

Yazımın hemen başında şunu söylemek istiyorum ki, sizlere ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek gibi bir niyetim yok. Tam tersi; güzel ve anlamlı olduğuna inandığım hikâyeleri paylaşmak istiyorum.

Yazının başlığı aynı zamanda bir kitabın adı: “…trotzdem Ja zum Leben sagen”. Viktor  E. Frankl tarafından yazılmış. Başlığın bayağı alt tarafında da, “Bir psikolog toplama kampını yaşıyor” yazıyor. Viktor E. Frankl,  önceki yazılarımda bahsettiğim, dünyaca ünlü, Viyanalı Musevi bir psikiyatr. Viyana’ya giden bir arkadaşımdan bazı kitaplarını rica etmiştim Frankl’ın. Şu anda okumakta olduğum ve adını belirttiğim kitaptan bazı alıntıları ve onların düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.

Bir paragraf, Dostoyevski’nin şu cümlesiyle başlıyor:

Korktuğum yalnızca şudur: Acıma lâyık olamamak”.

Dün akşam uçakta, ders verdiğim üniversiteye gelirken okuyordum kitabın bu bölümünü; çok etkilendim ve defalarca okuyup düşündüm: Hayatımız her zaman arzuladığımız gibi akmıyor; sevinçlerin yanı sıra hüzünler ve üzüntüler de eşlik ediyor yolculuğumuza. Ancak onlar da bizim hayatımız, bize aitler. Kendi hayatımı düşündüm sonra…

Yolculuğumun her safhası, düşlediğim ve arzuladığım gibi mi geçti? Geçmediyse, neden? Bende yarattığı etkiler ne oldu?” Bu doğrultuda bayağı tefekkür ettim. Bunun güzel tarafı da, uçak yolculuğunun kolay, güzel ve verimli geçmesine katkı sağlaması oluyor; an geldi, “uçak biraz daha inmese ne iyi olur” dedim.

Konuya dönecek olursam: “Hayatım arzulamadığım gibi aktığında neler hissetmiştim; daha doğrusu, hangi olumsuz duygularla karşılamıştım söz konusu gelişmeleri ve hangi sonuçları yaşamak zorunda kalmıştım? Hepsinden önemlisi: Ne öğrenmiştim?

Yaşadıklarımdan, konunun iki boyutu olduğunu öğrendim; bir olumlu, diğeri ise olumsuz boyut. Olumsuz olan şu: Arzulamadıklarımızı yaşamak zorunda kaldığımızda, onların nedenlerini dışarıda arayıp –ki olabilir de-, onlarla kavga ediyoruz genellikle. Bu korkunç bir yıpranma ve kendini tüketme süreci yaşatıyor insana; sağlık da bozuluyor.

Olumlu boyutuna ise başlangıçta değinmiştim: Neyle karşılaşıyorsak ve ne yaşıyorsak bizim hayatımızdır. Her yaşadığımızın sorumluluğunu üzerimize alıp, kendimizi kucaklayabildiğimiz an, huzura kavuşabiliyoruz. Hayatımızı kabullendiğimiz an da çözümleri de kendimiz üretebiliyoruz.

Viktor E. Frankl ile devam etmek istiyorum: Dostoyevski’nin söyleminin hemen ardından şöyle devam ediyor:

İnsanın son nefesine kadar elinden alınamayacak olan içsel hürriyeti; ona aynı zamanda, hayatının son nefesine kadar, hayatını anlamlı bir şekilde oluşturmak için, fırsatlar bulmasını sağlar.

“ Anlamı olan, yalnızca; insanın yaratıcı bir şekilde değerlerini gerçekleştirebildiği hayat değildir ve insana sadece, sanat ve doğa fırsatları gibi güzellikleri yaşamasını sağlayan hayat değildir anlamlı olan. Toplama kampındaki hayatın da bir anlamı vardır. Yaratıcı değerlerini gerçekleştirmek için çok az bir şans sunsa da.

Eğer hayatın bir anlamı varsa, o zaman acıların da bir anlamı olmak mecburiyetindedir

Toplama kampında çoğu insan şu soruya cevap arar: ‘Kamptan kurtulabilecek miyiz? Zira aksi takdirde yaşadığımız bütün bu acıların bir anlamı olmayacak’. Beni meşguleden soru ise şu oluyordu: ‘Bütün bu acıların, etrafımızı saran ölümlerin bir anlamı var mı? Zira aksi takdirde kamptan kurtulmanın da bir anlamı yok’.

Bir yaşamın anlamı, bir şeyden kurtulmaya veya kurtulmamaya bağlı olarak ‘var’ veya ‘yok’ oluyorsa; ya da hayatın anlamı, bu tür tesadüflerin lütfuna bağlıysa; o zaman öyle bir hayatı yaşamanın bir anlamı da yoktur”.

İlk bakışta sorulan iki soruyu pek de birbirinde ayırt edemedim; daha doğrusu, derinliği göremedim. Ancak düşününce, Viktor E. Frankl’ın sorusunda, kişiyi merkeze koyduğunu hissettim; olayları ve koşulları değil. Diğer bir ifadeyle; yaşamımıza anlam veren, yaşamımızın kendi dinamiğidir ve yaşam ancak o zaman ‘bizim’ olur. Bizim dışımızdaki dinamiklere bağımlı kılarsak yaşamımıza, ‘bizim’ yaşamımızdan söz edemeyiz.

Kısacası:

Ancak kendi yaşam çemberimizin merkezinde kendimiz olduğumuz sürece, yaşamımız bize ait oluyor.

İnsanın tanımını da -trajik bir ifadeyle- şöyle yapıyor Frankl:

O halde insan nedir? O, her zaman ne olduğuna karar veren bir varlıktır. O gaz odalarını bulan varlıktır; fakat aynı zamanda o, gaz odalarına, dudaklarından dualar dökülerek giden bir varlıktır da.

Yine Viktor E. Frankl’ın çok etkileyici ve çarpıcı sözleriyle bitirelim yazıyı:

Hayattan ne bekliyorum? Bu doğru bir soru değildir. Cevaplanması gereken doğru soru şudur: Hayat benden ne bekliyor?”

Cevap aramaya ve bulmaya değer bir soru. Öyle değil mi?

Paylaşım için teşekkür ederiz.