Diplomasi – 101 – Başar C.MÜNİR

Başkent değiştirmek başlıbaşına büyük bir karardır. Başkent, devletin beyni durumundadır. İnsanın bütün sinir sisteminin beyinde toplanması gibi, devletin bütün örgütleri de başkentte düğümlenir. Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarının merkezidir başkent. Yasalar başkentte çıkarılır, buyruklar başkentten yayılır. Kısacası devlet, başkentten yönetilir. Başlent devletin dış ilişkilerinin de merkezidir. Yabancı elçiler başkentte otururlar, yabancı devlet adamları resmi ziyaretlerini başkentte yaparlar, yabancı devletlerle anlaşmalar başkentte hazırlanıp imzalanır. Devletin yönetim merkezi, karargâhı, çarpan kalbi, düşünen beyni durumundadır başkent.

 

Bilâl Şimşir bir makalesinde böyle tanımlıyor “başkent” kavramını.

Tarihte birçok devletler kurmuş ve aslında bir o kadar da devleti yok etmiş bir milletiz. Son 1000 yıllık tarihimize baktığımızda, birbirinin devamı gibi görebileceğimiz üç önemli Türk devleti görüyoruz; Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin 2 başkenti olmuş; İznik ve Konya. Osmanlı Devleti’nin ise 4 başkenti; Söğüt, Bursa, Edirne ve İstanbul. İstanbul, bu başkentler arasında gerek konumu gerekse başkent olarak kalma süresi bakımından en önemlisi; tam 1593 yıl boyunca 4 farklı devlete başkentlik yapmış bir şehir: Roma İmparatorluğu, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, Latin İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu…

İşte bu yazıda, tam 1593 yıllık, kadim bir dünya başkentinin yerine Anadolu bozkırında, başkent ilan edilmeden 3-5 sene öncesine kadar pek de bir önem atfedilmeyen Ankara’nın başkent oluş mücadelesi ve yabancı devletlerin bu konudaki tutumunu irdelemeye çalışacağım.

Osmanlı döneminde bir başkent olarak İstanbul’un 3 özelliği vardı;

“Payitaht-ı Saltanat-ı Seniye”, yani Osmanlı tahtının bulunduğu yer;

“Makarr-ı Hilâfet-i İslâmiye”, yani İslâm halifesinin oturduğu, karar verdiği yer;

“Merkez-i Hükûmet-i Osmaniye”, yani Osmanlı hükûmetinin merkezi, yönetim yeri.

İstanbul yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti için son derece uygun bir başkant olmuştur. Devletin hem idari hem de coğrafi merkezidir. Hakim olunan her üç kıtanın da tam ortasında yer almaktaydı. Ancak zaman içinde devletin jeopolitik dengesi bozulur ve başkent tehditlere açık bir hale gelir. 1878 yılının şubat ayında Ruslar surların hemen dışındadırlar; bugün Atatürk Havalimanı’nın bulunduğu Yeşilköy’de… Osmanlı başkenti Ruslar için artık gözle görülebilecek bir yakınlıktadır. Diğer taraftan Rus komutan

 

Nikolay Nikolayeviç’in göz hizasında bir de donanma vardır: İngiliz Donanması… Tahta henüz yeni geçen 2.Abdülhamid, Kıbrıs karşılığında İngiltere’nin desteğini sağlamış ve payitahtı kurtarmıştır. Kıbrıs’ın günümüzde dahi bir sorun olarak gündemde olmasının sebeplerinden birisi belki de Abdülhamid’in bu manevrasıdır.

1877-78 Türk-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında İstanbul’un başkent olması meselesi tarihte ilk kez tartışılmaya başlanmıştır. Kimileri başkentin geçici olarak da olsa Anadolu’nun içlerine taşınması gerektiğini dile getirmeye başlarlar. Kimileriyse bu taşınmanın temelli olması gerektiğini savunur.

1912 yılında çıkan Balkan Savaşı’nda ise taşınma tekrar gündeme gelir. Bu sefer Bulgar ordusu kapıdadır. Ordu komutanı Savof, Çatalca’da gazetecilere beyanat verir: “Baylar! 8 gün içinde Çarigrad’da (İstanbul’da) olacağız!” Bu vâveylâ içinde yine Anadolu’ya taşınma tartışılır. İleride Ankara hükûmetlerinde de bakanlık yapacak Ahmet Ferit Bey gazetedeki köşesinde şunları yazar:

Payitahtın İstanbul gibi güzel bir şehirden uzaklaştırılması güç bir meseledir. Eğer bu nakil millet ve memleket selameti için lüzumlu ise,  payitahtın vatanın merkezinde, milletin kalbinde kurulması, yerleşmesi lazımdır. Payitaht, bir devletin başı demektir. Düşmana baş uzatılmaz, baş saklanır, kollarla ayaklar onu müdafaa eder.

Ferit Bey elde kalacak ülkenin İstanbul – Rodos – Kerkük ve Hopa dörtgeninde bir toprak parçasına sahip olacağını öngörmektedir ve bu toprak parçasının ortalarına denk gelen bir yerde, Kayseri yakınlarında “Osmaniye” isimli bir başkentin kurulmasını önermektedir. Bunu yazdıktan yaklaşık 10 yıl sonra bu önerisi gerçekleşecek ve Ankara başkent olarak yeniden inşa edilecektir.

30 Ekim 1918 günü Mondros’ta ateşkes imzalayanlardan biri olan Ruf Oray İstanbul’a döndüğünde şöyle bir beyanat verir:

“İmzaladığımız mütareke ile devletimizin bağımsızlığı, saltanatımızın hukuku tümüyle kurtarılmıştır. Sizi temin ederim ki İstanbulumuz’a bir tek düşman askeri çıkmayacaktır.

Rauf Bey’in bu beyanatından yalnızca 10 gün sonra 65 parçalık bir düşman donanması, uğrunda onbinlerce gencimize mezar olan Çanakkale Boğazı’nı geçer, Dolmabahçe önüne demirler ve 4.500 düşman askeri Beyoğlu’na çıkar. Fransız komutan Franchet d’Esperey ise beyaz bir at üzerinde şehre girer. Fatih’in fethettiği şehir, artık geri alınmıştır.

4 Ocak 1920 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon bir rapor hazırlar ve “Türkler’i İstanbul’dan atmak, yüzlerce yıllık bir sürecin devamı olacaktır. Ele geçirilmiş bu frsat kaçırılmamalıdır,” der. 11 Ocak 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’ne bir protesto telgrafı çeker. Sonrasında ise Anadolu’nun her yerinden protesto telgrafları yağmaya başlar. İstanbul’un tamamiyle kaybedilebileceği düşünülmektedir.

Resmi olarak başkentin işgali, 10 Şubat 1920’de Meclis-i Mebusan’da Misak-ı Milli kabul edildikten hemen sonra, 16 Mart 1920’de gerçekleşir. Payitaht artık düşman işgali altındadır.

Padişah ise işgal altında dahi İstanbul’dan ayrılmayı düşünmez, düşünenleri ise paylar. İşgalin gerçekleştiği gün birkaç mebus padişahın yanındadır. Vahdettin mebuslara; “Düşmandan memleketi kurtarmak için ne gibi bir çare düşünüyorsunuz,” diye sorar. Mazhar Müfit Bey; “Efendimizin Anadolu’ya hatta Bursa’ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur,” der. Müfit Bey’e cevap çok serttir;, “Beyefendi, ecdâd-ı izâmımın pâyitahtından bana firar mı teklif ediyorsunuz?” Aynı Vahideddin, yaklaşık 2 yıl sonra İstanbul’dan bir daha dönmemek üzere bir İngiliz zırhlısı aracılığı ile kaçmakta bir beis görmeyecektir. Hep düşünürüm; acaba Vahideddin bu teklifi kabul etseydi ve Anadolu’ya geçse idi, hatta Anadolu’daki direnişe katılsa idi, tarihin akışı nasıl olurdu, diye…

Anadolu’da ise Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde bir direniş başlamıştır. İstanbul’un işgalinden sonra idarenin artık İstanbul’da olamayacağı apaçık ortaya çıkmıştır. Ankara, 1919 yılından itibaren zaten bir aktarma ve lojistik merkezidir. Doğuda kongreler yapılırken Batı Anadolu Ali Fuat Cebesoy’a emanet edilmiştir. Ali Fuat Paşa 20.Kolordu kumandanıdır ve karargâh merkezi Ankara’dadır. Mustafa Kemal ülkenin batısı ile arasındaki tüm bağlantıyı bu çok sevdiği ve güvendiği sınıf arkadaşına emanet etmiştir. Böylece Ankara milli mücadelenin merkezi haline gelir. Atatürk buradan hareketle, dağıtılan meclisin cephe gerisinde bir noktada toplanması gerektiğini söylediğinde uygun yer hazırdır: Ankara Buna şiddetle karşı çıkanlar olur. Kazım Karabekir Paşa şöyle yazar:

“Meclis hariçte olmaz. Çünkü payitahtın başka yere nakli demektir. İstanbul yalnız Osmanlılar’ın değil, yüzmilyonlarca ehli islamın payitahtıdır. Hariçte toplanmak payitahtın nakli telakkisi olup, şimdiden dedikodulara yol açmıştır. Bunun vahim sonuçları hakkında önemle üzerinde durulmalıdır.”

Bütün bu karşı çıkışlara rağmen, Mustafa Kemal 22 Nisan 1920 tarihinde şu beyanatı tüm yurda yayacaktır;

Tanrı’nın yardımıyle Nisan’ın 23’ü Cuma günü ankara2da Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun başvuracağı en yüce kat, adı geçen meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.

Böylelikle 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile Ankara fiilen başkent durumuna geliyordu. Resmi olarak ise meclisin açılmasından 3 yıl sonra, 13 Ekim 1923’te Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın önerisi ve Büyük Millet Meclisi’nin onayı ile başkent olmuştur. Karar “Devletin makarr-ı idaresi Ankara’dır,” şeklinde yazılır. Böylelikle “Merkez-i Hükûmet” Ankara, “Makarr-ı Hilâfet-i İslâmiye” ise İstanbul olacaktır. 1924 yılında hilafetin kaldırılmasıyla birlikte ülkenin tüm ağırlık merkezi Ankara olmuştur.

Kuşkusuz ki bir ülke, başkentini egemen olduğu topraklar üzerinde herhangi bir yerde bulundurabilir; bu o ülkenin iç işidir. Diğer taraftan büyükelçilikler başkentlerde bulunmalıdır. Bu bakımdan büyükelçiliklerin Ankara’ya taşınması, ülkelerin yeni rejimi ne derece kabullenmiş olup olmadıklarıyla doğrudan ilintilidir.

Başkentin Ankara’ya taşınmasına en sert mukavemet İngiltere’den geldi. Öyle ki, İngiltere Yüksek Komiserliği’nden İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir bilgi notunda; “İngiltere Büyükelçiliği hangi şehirde oturursa Türk Hükûmeti de oraya gelecektir,” diyebilecek kadar ileri gitmekteydiler. Fransa, İtalya ve diğer ülkeleri de yanlarına çekebilmek için yazışmalar yapıyor, Ankara’ya karşı ortak bir cephe oluşturmak için çalışmaktalardı.

Ankara’ya gitmeye ayak direyen yalnızca İngiltere değildiR. 1925 yılı sonlarında, yani Ankara’nın başkent ilan edilmesinin üzerinden 2 yıl geçmiş olmasına rağmen, Türk başkentine yalnızca 4 büyükelçilik taşınmıştır: Afganistan, Sovyetler Birliği, Polonya ve Yunanistan. Buna mukabil elçiliklerini İstanbul’da muhafaza eden ülke sayısı 18’dir.

Hükûmet başkenti kabul ettirmeyi millî bir mesele haline getirir. Ankara’ya taşınmak isteyecek elçiliklere arsa tahsisi yapılacağı, binaların inşası ve teşrifatı için yapılacak her türlü ithalattan vergi alınmayacağı bildirilir. Ayrıca İstanbul’daki irtibat bürosunun kapatılacağı ve Türk makamlarıyla görüşmek isteyen herkesin Ankara’ya gelmesi gerekeceği bildirilir. 1926 yılında çözülme başlar; Ankara’daki büyükelçilik sayısı 8’e yükselmiştir.

1928 yılına gelindiğinde işler İstanbul’da kalan elçilikler için artık iyiden zorlaşmıştır. İngiliz Büyükelçisi artık “İstanbul’dan iş görmek, bir eli bağlı olarak boks yapmak gibidir,” diyordu.

Çözülmeye giden en önemli olay, Türkiye’ye yeni tayin olan Fransız Büyükelçisi Kont de Chambrun güven mektubunu sunmak istediğinde patlar. Fransız büyükelçi, Atatürk’ün İstanbul’da tatil yapmakta olduğunda istifade ederek kendisinden güven mektubunu vermek üzere randevu ister. Randevu kabul edilmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dır ve büyükelçiler devlet başkanlarına güven mektuplarını ancak başkentte verebilirler. Kont de Chambrun güven mektubunu ancak 1-1,5 ay sonra, Ankara’da verebilecektir. Bu olaydan sonra Fransa büyükelçiliğini Ankara’ya taşımaya karar verir. İtalya ise zaten yılın başında elçilik binası inşasına başlamıştır.

İngiltere ise taşınmaya ancak 1929’da, yine Atatürk’ün incelikli bir hareketi sayesinde karar verecektir.

İngiltere Büyükelçiliği her yıl 3 Haziran’da elçilik binasında İngiltere Kralı’nın doğumgünü şerefine bir resepsiyon vermekteydi. Atatürk ise 1 Haziran 1929 tarihinde tüm yabancı misyon şeflerini Çankaya’da bir garden-party’e çağırır. 1929 şartlarında ise 1 Haziran’da Ankara’da bir partiye katıldıktan sonra 3 Haziran’da İstanbul’da bir parti verebilmek pek mümkün değildir. Böylelikle büyükelçi resepsiyonu Ankara’da vermeye mecbur kalır. Verilen resepsiyon çok başarılı geçer; Türkiye’deki tüm yabancı misyon oradadır. Atatürk ise sabah protokol müdürünü akşam yaverini göndererek iyi dileklerini iletir. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Bandosu’nu da elçinin emrine verir. Resepsiyondan sonra büyükelçi Londra’ya şunları yazar;

“Ankara artık kesinlikle Türkiye’nin başkentidir ve kordiplomatik gitgide buraya temelli olarak yerleşmektedir. İkametgâhların elektrik, yol, su, gaz gibi maddi şartları İstanbul’daki kara iyidir, hatta daha da iyidir. Ama tiyatro, müzik, kitap, golf gibi alanlar yazık ki pek kıttır. Hayat pahalılığı İstanbul’dakinden daha yüksektir. Bununla birlikte, Ankara artık Türkiye’de görevli misyonların temelli evidir.”

Ocak 1930’da İngiltere Büyükelçiliği’nin de Ankara’ya gelmesiyle birlikte tartışma bitmiş, yeni Türk devleti başkentini kabul ettirmiş olur.

Ankara’nın başkent oluşu, dik ve onurlu bir duruşun her zaman kazanacağının bir ispatıdır. Uluslararası ilişkilerde bağırmak, çağırmak, bir külhanbeyi edasıyla -tabiri caiz ise- “posta koymak” ancak bunu gerçekten yapabilecekseniz işe yarar. Muhatabınıza istediğinizi onu ezmeden ve kırmadan yaptırmak ise letâfet, kararlılık ve zekâ gerektirir. Tarih ders alınacak olaylarla doludur; yeter ki almasını bilelim…

Paylaşım için teşekkür ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir